top of page

İnsanı Yaşat Ki Devlet Yaşasın


Türkler eski çağlardan beri güçlü bir millet anlayışına sahiptir. Millet için Göktürk kitabelerinde insan vücudunu da karşılayan, bod veya boy olarak da günümüze kadar gelen bir kelime olarak “bodun” veya “budun” ifadesi kullanılmıştır. Yine Göktürk kitabelerinde, devleti kuran boylar için “Türk budun” tabiri kullanılır. Türk budunu siyasi bir birlik içerisinde yaşayan hür, müstakil, bir ve beraber olan boyları kucaklayan geniş ve gelişmiş bir kavramdır.

Yine budun veya millet, birlikte yaşama arzusu gösteren, ortak hedef ve gayeleri olan siyasi bir teşkilatlanmaya sahip hür ve müstakil topluluktur.

Eski Türklerde devlet yapısının temeli dört unsurdan oluşmuştur. Bunlar; halk, özgürlük, ülke ve kanundur. Halk, boyların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Türklerin en çok önem verdiği bir unsur bağımsızlıktır. Bunun için mutlak bir devlet yapısı gerekliliğine inanılır. Adalet, eşitlik ve insanlık değişmeyen hükümlerdir.

Nitekim Mehmet Akif Ersoy da İstiklal Marşımızda “Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” diye hitap ederek Türk Milletinin hiçbir zaman köleleştirilemeyeceğini açıkça ifade etmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli dildir, kültürdür.” sözleri ile özetlenebilen Türk kültürü temeline dayalı millî devlet anlayışı, Kurtuluş Savaşı sonrasında yapılan çalışmalarda da kendini göstermektedir. Tanımlaması da, bütünleştirici bir anlayışın ifadesidir. (Dikkat edin“dindir demiyor dildir” diyor.)

Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözü Op.Dr. Münir Derman’ın ifadesiyle

“Bu Türk olmak kolay değildir. Öyle olana ne mutlu demektir.

Bu laf kendimizi övmek değildir. Öyle olabilen Türk'e ne mutlu demektir.

Bu kelimede büyük bir "Haslet" gizlidir. Bu haslette dedelerimizin asaleti, fazileti, doğruluğu, ahlâkı, kahramanlığı, efendiliği gizlidir.”

Şeyh Edebali’ ye mal edilen, ama yazar Tarık Buğra’nın kaleminden de çıktığı söylenen Osman Bey’e  “Oğul insanı yaşat ki devlet yaşasın” şeklindeki nasihatinde insan, yani halk devletin önündedir. Keza;

Şeyh Edebali’ nin yine Osman Bey’eEy oğul, artık Bey'sin!Bundan sonraöfke bize, uysallık sana.Güceniklik bize, gönül almak sana.Suçlamak bize, katlanmak sana.Acizlik bize, hoş görmek sana.Anlaşmazlıklar bize, adalet sana.Haksızlık bize, bağışlamak sana...

Şeklinde vasiyet ettiği de neredeyse herkes tarafından bilinir.

Siyaset, yönetmektir. Yönetmenin en doğru şekilde yapıldığının kanıtı ise düzendir. Düzene bakarak orada iyi bir yönetimin/yöneticinin olduğunu anlarız.

Kaldı ki; kâinatın muhteşem düzeni de, bize kâinatın bir yöneticisi olduğunu söylemektedir. Tabi kâinatta mutlak erk ve iktidar kullanma yetkisi Allah’a mahsustur. İlahi siyasette, mutlak erk ve iktidar yetkisi “sınırsız ve sorumsuz” bir yapabilme gücünü gerektirir. Bu siyaset sonsuz, eşsiz ve benzersizdir. Ancak ilahi siyasetle insani siyaset özelliği itibarıyla çok farklıdır. İnsani siyasette insanın sınırlı yetenekle sınırsız erk kullanmaya kalkışması Allah’ın alanına tecavüz veya O’ndan rol çalmak olacaktır. Böyle bir durumda insan  “el-Melik”olanın sadece Allah olduğunu unutabilir ve Nemrutlaşmaya ya da Firavunlaşmaya başlayabilir.

İnsani siyaset ve yönetimde; iyi bir yöneticinin sermayesi, kendisini hataya düşmeden doğruya ulaştıracak insanlarla çalışabilmesidir. Bu insanlarda az bulunduğundan her birisi hazine değerindedir.

Bir yöneticinin etrafında kendisini acımasızca eleştirebilecek, “bu doğru değil, yanlış yapıyorsunuz!” deme cesaret ve liyakatinde olan kişiler olduğu sürece devlet veya kurumlar ayakta kalacaktır. Tabi kendisinin de Şeyh Edebali’ nin vasiyetine uyabilecek ve bu uyarıları olgunlukla karşılayabilecek kişiliğe sahip olması ve bu kişilere gereken sabrı göstermesi gerekecektir.

 Hz. Ömer de bir gün hutbede "Ey Müslümanlar, siz bozulursanız (kılıcını göstererek) ben sizi bununla düzeltirim; peki ben bozulursam siz beni nasıl düzeltirsiniz?” deyince sahabeler ayağa kalkıp onlar da kılıçlarını göstererek "Vallahi ya Ömer biz de seni bununla düzeltiriz!” demişlerdir. Bunu duyan Hz. Ömer duygulanmış ve böyle insanlara yönetici olduğu için Allah'a şükretmiştir.

Sosyolojinin babası olarak görülen İbn-i Haldun, devlet üzerine yazdığı Mukaddime adlı eserinde ”zulmedilen insanlar devlete isyan eder ve karışıklıklar çıkar. Bu karışıklığın önüne ancak kanunlar ile geçilebilir. Bu kanunlar ise halkın yapısına uygun olmalı, toplumda karşılık bulmalıdır. Bu kanunlar üzerine kurulmamış olan bir devletin istikrar sağlaması mümkün değildir. Yöneticiler artık devlet için değil de kendi menfaatleri için çalışmaya başlar. Ehil olmayan insanlar önemli görevler üstlenirler. Adalet bile suiistimal edilir hale gelir. Artık devlet için son görünmüştür.”Der.

Kaldı ki ilahi kelamda devlet yönetenlere, karar verenlere, tercih yapmak durumunda olanlara Allah (c.c), anne-babalarını önlerine koyarak mealen “karşısındakiler anne-babalarınız bile olsa adaletten ayrılmayın. Yani haksız iseler onların lehine hüküm vermeyin” diye emreder.    ( Nisa 135)

 

Yine ilahi kelamda, insan siyasetinin temeline “ortak akıl” anlamına gelen şûrâ’ konmuş ve Şura Suresi 38.ayette mealen “Onların yönetime dair işleri aralarında şûrâ iledir” buyrulmuştur

Sonuç olarak yönetimin/yöneticinin halkın yapısına uygun olmayan, toplumda karşılık bulmayan kanunlarla düzen ve istikrar kurmaya çalışması beyhude bir uğraş olacaktır. Külli iradenin rızasının dışında hareket etmesi, mutlak erk ve iktidar kullanmaya kalkışması kendisini “tanrıdan rol çalmak” gibi bir dalalete düşmekten daha öteye götürmeyecektir.

 

“ Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” demeye başladılar. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.” https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/221/214-ayet-tefsiri bağlantı 10.02.2023 saat 23:09”

 

Not: Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir.

2 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Paradokslar

bottom of page