top of page

Topluma Hayat Veren İnsanlar




Alman fikir adamı Goethe’ni şöyle bir sözü vardır. “Bir memlekette ilim adamına takdir sunulmazsa o memlekette ilim adamı yetişmez.”

Medeniyetler tarihi incelendiğinde bilgiye değer veren, onu yüceleştiren ve içerisinden bilim adamları ve âlimler yetiştiren toplumların daha kolay refaha kavuştuğu ve bu toplumlarda adalet mekanizmasının daha güzel işlediği görünmektedir. Hiç şüphe yok ki, bu durum bilginin dönüştürücü bir güce sahip olmasından ve bünyesinde faydayı barındırmasından kaynaklanmaktadır.

Bu sebeple ilim öğrenmenin amacında da sadece bilgi yüklenmek olmadığı gibi ruhen ve fikren ilerleme çabası olmalıdır.

Bilme yetisi insanı diğer varlıklardan ayıran bir meziyettir. Bu meziyet insana öğrendiği bilgiyi başkalarına ve gelecek nesillere de aktarmak gibi bir sorumluluk da yüklemektedir.

Şüphe yok ki bilgi, insanı diğer insanlardan farklı kılan yüce bir değer olduğu gibi, öğrenme ve öğretme ile geçen bir ömür de hakikatte gıpta edilecek bir ömürdür.

Bilgi gücünün sorumluluk yüklemesi ve toplumda yerleşmesinde, sürdürülmesinde özellikle de manevî ve ahlâkî değerlerin toplumda yaygın hale getirilmesinde âlimin önemli bir yeri vardır. Keza âlimler topluma hayat veren insanlardır.

Âlimin görevi, toplumun birlik ve beraberliğinde üzerine düşeni yerine getirmesi, hak ve hakikatin peşinden giderek, fitne ve fesat oluşturacak her türlü söylem ve davranışlardan da kaçınmak olmalıdır.

Tüm medeni toplumlar, tarihten günümüze kadar ki süreçte, kendilerine muhtelif açılardan yön veren, medeniyetlerinin oluşması ve inşa edilmesine yardımcı olan bu tip âlimlere övgüler yağdırmaktadır.

Nitekim Allah Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: “Ancak iki kişiye gıpta edilir: Onlardan biri, Allah’ın kendisine mal verdiği ve Hak yolunda o malı harcamasına imkân tanınan kişi, diğeri de Allah’ın kendisine hikmet verdiği ve onunla hüküm veren ve onu başkalarına öğreten kişidir.” Buhârî, İlim, 15.

O halde hakikatte âlimin üstünlüğü, ilminin fazilet ve üstünlüğüne dayanmalıdır. Keza gerçek âlim içinde yaşadığı toplum ve çağın sorunlarına bigâne kalmamalı, bilakis bu sorunların üzerinde durup çözümler üretmeye çalışmalıdır.

Bu sebeple âlim sadece dinî bilgiye ulaştıran değil, insanlığa faydalı olan, hakiki her türlü bilgi ve yönteme götüren yol gösteren kıymetli kişidir.

Âlim olmak bir emek işidir. Eğitim-öğretim, insanları irşad ve ıslâh, fetvâ gibi faaliyetler ilmek ilmek örmeyi, ince eleyip sık dokumayı gerektirir. Zira her öğrenilen ve öğretilen şey ilim olmadığı gibi, toplumların çöküşüne veya insanin ayağının kayması için bir vesile de olabilir.

Bilginin kutsiyeti, insanı bilmekle yüceltmesi, uğrunda yorulmaya, sıkıntı çekmeye değer olması, en hayırlı gayeye ulaştırmasında gizlidir. Bu açılardan bakıldığında da bir âlimde bulunması gereken en temel üç vasıf; ilim, amel ve ihlâs şeklinde özetlenebilir.

Bu üç vasfa sahip olması gereken âlim, hakkı söyleyip Hak’ kın peşinden gidebilen, aynı zamanda toplumun önünde olup, onları doğru yola yönlendirebilen, sorumluluklarının bilincinde olup, sürekli kendini yenileyen, gerek ilâhî gerekse beşerî olsun ilmiyle âmil olup, bağlı olduğu medeniyeti inşa etmeye çalışan bütün bu vasıflarıyla Cenab-ı Hakk’ın rızasını gözeten, ilmiyle kibirlenmeyen tevazu ve takvaya sahip, vakar sahibi bir kişidir.

Bilgisini şerde değil hayırda değerlendiren bu kişileri İslamiyet, peygamberlerin varisleri olarak değerlendirmektedir. 

Bilindiği üzere Allah’ın sıfatlarından birisi de  Âlim'dir. Yani “her şeyi her yönüyle bilen” dir. Cenab-ı Hak’ kın Resul’ üne (sav) ilk olarak okumayı emretmesi (Alak Suresi Ayet 1-5) kullarının da âlim olmasını istediğinin en büyük delilidir.

Müslümanlar, Allah’ ın, çağlar boyu yeryüzünde yankılanacak ve hayatı baştan aşağıya değiştirecek olan bu "oku" emrindeki, şifreleri anlayıp hayata geçirmeleriyle cahiliye devrini, Asr-ı Saadet'e çevirmeyi başarmışlardır.

İslâm kültüründe ilimler definelerdir. Aynı şekilde ilim serveti, mal servetinden üstündür. Keza “mal sarf etmekle azalırken, ilim sarf ettikçe çoğalır.”düşüncesi hâkimdir. Gerekli ilmi öğrenmek farz, öğretmekse en büyük sadaka olarak görülmektedir. İlimle uğraşmayı nafile ibadetten üstün sayarak, bir uğraştan çok, fazilet olarak görmüştür. İlim rütbesini rütbelerin en yükseklerinden biri olarak kabul etmiştir. Nitekim Hasan Basrî’ de (110/728) bu konuyu;

 “Âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanıyla tartılır ve ağır gelir.” sözüyle ifade etmiştir. Gazâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed, İhyâü Ulûmi’d-Dîn, (I-IV), Çağrı Yayınları, İstanbul, 1985, I, 15.

 

Son söz;

Bir şeyi hakikatiyle bilen, öğrenen, anlayan, aklını kullanan, tefekkür eden, gerçek bilgi sahibi ilim ve sanat adamına sahip bir medeniyetin, her gün gücüne güç katarak mevcudiyetini devam ettireceği aşikârdır. Kim bilir belki de bugün toplumlarının en çok ihtiyaç duyduğu hususlardan birisi, bu vasıflara sahip olan âlimlerdir. Ne dersiniz?

Ne diyelim, kuşkusuz, kendini bilen, Rabbini de bilir. Yunus"un dediği gibi:

“İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin,

Ya nice okumaktır?”

 

Not: Burada yer alan bilgi, yorum ve görüşler yatırım tavsiyesi niteliğinde değildir.

 

 

215 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Paradokslar

Fıtrat

bottom of page